Doğanın İşaretlerini Okumanın Kaybolmuş Sanatı – Tristan Gooley

Yazar ve aynı zamanda iyi bir doğa bilimci olan Tristan Gooley kitapta doğayı tüm duyu organlarımıza hitap eden işaretleriyle birlikte ele alarak güzel bir ‘yabanda yaşam için el kitabı’ oluşturmuş. Bitkileri ve onların işaretlerini, yeryüzü şekillerini, rüzgârı, gök cisimlerini, akarsuları, canlıları ve onların atıklarını, atmosferik olayları, gece ışığını ‘okuma’ tekniklerini, izlerden doğal bir pusula ve navigasyon verileri edinebilmeyi, enlem-boylam ve mesafeler hesaplamayı ve tüm bunları yaparken hayatta kalmamızı sağlayacak doğadan beslenme yöntemlerini anlatmış.
Elbette kitabın verdiği nazari bilgiler teorik olarak uygulanmadığı sürece unutulacaktır. Dolayısıyla bu bilgileri sahada -yabancı bir misafir gibi değil- kendimizi ait olduğumuzu hissettiğimiz yerde, onunla iyi anlaştığımız bir partner gibi kullanırsak ancak sürdürülebilir bilgi olacaktır. Bildiğim bilgileri hatırlatan bilmediğim birçok şeyi öğreten tam bir başucu kitabı diyebiliriz bu kitap için. Hayatını keşfetmek üzerine kuran, doğayı seven her bireyin eline bu kitap muhakkak geçmeli.. Okumak isteyenlere keyifli okumalar…
Ve bir kitap daha zihin haritama gider…

Kitapdan sevdiğim birkaç yeri alıntılayıp incelememe son vermek istiyorum.

“Hava güneşin yakınında ne kadar mavi ise o kadar saftır, çünkü güneş içermeyen bir atmosferde parladığı zaman gökyüzünün her iki yanıda mavi görünür. Ancak o aerosoller güneş etrafında parlak renksiz bir gökyüzü boşluğu oluştururlar.”

“Hakim rüzgar ile karşı karşıya kalan yamaçlar korunaklı topraklara kıyasla daha ince toprak ve daha kısa ağaçlara sahip olma eğiliminde olacaklardır.”

Sergüzeşt – Samipaşazade Sezai

En son lise yıllarında okuduğum bu harikulade romanı çok uzun bir aradan sonra tekrar okumak nasip oldu. İlk okuduğumda nasıl haz aldıysam bu okuduğumda da aynı hazzı aldım. Baştan sona bir filmin içindeymişiz gibi anlatılmış her şey. Tasvirleri, dili, üslubu her şeyiyle bir numara bir kitap. Adeta yaşayarak, görerek, hissederek okudum. Dilber’in ve Celal’in çektiği acıları ben de çekmiş kadar oldum, yüreğim burkuldu her bir sayfasında.

Kısacası konusuna değinecek olursam; konu itibarıyla aşk gibi gözüksede bunun yanında esaret, kölelik ve hürriyet gibi kavramlar da işlenmiştir. Kitap, Dilber isminde küçük bir kızın köle olarak satılması ile başlamaktadır. Birden fazla yere satılır, önce bir memura, daha sonra ise bir paşa konağına. Orada konağın sahibinin oğluyla arasında yakınlaşma olunca evin hanımı başka yere satar. Dilber de Celal de ne yapacaklarını bilemeden bir çıkış yolu aramaya çalışırlar. Yapabilecekler mi orasını tabii ki söylemeyeceğim. Her okurun muhakkak okuması gereken bir başyapıt. Herkese kesinlikle tavsiye ederim, okuyun okutun.

Kitaptan en sevdiğim alıntıları paylaşıp inceleme mi noktalamak istiyorum.

Bence en doğru ikbal ruhun gördüğü iki güzel göz, en büyük servet kalbin hepsini gösteren gül rengindeki dudaklardan yansıyan tebessümdür. Güzellikten büyük asalet, kalp saflığından büyük servet mi olur”

“Asalet teşrifat ve Servet’e, Servet asalet gösterisine tapıyor, Ben namus ve aşka.

“Zannederim ki dünyada gençlerin en büyük hakkı istedikleri ile evlenmektir. Gözlerin seçim hakkına, zevkin uygun bulma hürriyetine, ruhun tabii uyuşmasına karışmak en büyük zulüm değil midir”

Veba – Alberto Camus

Öncelikle kitap yazardan okuduğum ilk kitap. Ama bayıla bayıla okudum açıkcası. Okuduğum süre boyunca içinde yaşadım adeta.. Sanırım bu kadar sevmem de ki en büyük neden, umut duygusunu en içten vermesi.. Tabi bu salgın döneminde okumam da etkileyiciliğine etkileyicilik kattı.. Artık sevdiğim yazarların başında olacak Camus..

Konusuna gelecek olursak ;

Kitap adından da anlaşılacağı üzere Fransa’nın sömürgesi olan Cezayir’in Oran şehrinde Veba salgının ortaya çıkışı ile başlıyor. Yazar farklı ideolijilere sahip karakterler üzerinden salgının başlama sürecinden bitiş sürecine kadar şehrin ve insanların içler acısı durumunu sanki oradaymışsınız gibi gözler önüne seriyor.

Kitapta kendime en yakın bulduğum karakterler vebanın birleştirdiği iki dost, çocukların işkenceye maruz kaldığı bu yaratılışı ölene kadar reddedeceğim diyen Doktor Rieux ile insanların ölmesine izin veren sisteme (idam cezası gibi) meydan okuyan Tarron’du. Her ne kadar onlar, kendilerini bir kahraman olarak görmeselerde benim kahramanlarım onlardı. Diğer yandan Camus, Rahip Paneloux’un gözünden bu hastalığın insanlara bir ceza ve uyarı olarak gönderildiğini de sofu dini bakış açısını yansıtmak maksadı ile eserinde yer vermiş. Onun ağzından tanıdık, bildik sözler duyacağınızdan emin olabilirsiniz. 🙂

Son olarak Veba’nın gelmesine sevinen Cottard’dan bahsetmezsek olmaz. Bu işten ne çıkarı olduğunu okuyup öğrenebilirsiniz. Ee o kadarını da anlatmayayım artık. 🙂

Kitapta sevdiğim detaylardan biri de anlatıcının kim olduğunu kitabın sonuna kadar belirtilmemesiydi, ki okuduklarımı tekrar beyin süzgecinden geçirmek için gerçekten güzel bir detaydı bu benim için.

Covid-19 Salgını’nın tüm dünyayı etkisi altına aldığı bir dönemde bu kitabı okumak empati yapabilmemi büyük oranda kolaylaştırdı diyebilirim. Kitabı daha önce okumuş olsaydım aynı etkiyi verebileceğini düşünmüyorum. Camus de kitabın içerisinde eski veba salgın dönemlerini kitaplardan okuduğumuzda tarih sahnesine saçılmış yüz milyonlarca cesedi gözümüzün önünde silik birer görüntüden öteye gidemeyeceğini ifade etmiş zaten.

Ne yazık ki insan tanığı olmadığı felaketlere gerçek dışıymış gibi bakabiliyor. Özellikle de günümüzde teknoloji ve tıp bu kadar ilerlemişken insan, böyle felaketler sadece filmlerde olur artık gibi bir yanılgıya düşebiliyor. Demek günümüzde de bilim adamlarının çaresiz kaldığı durumlar olabiliyormuş.

Bu dönemi en kısa sürede atlatmamız dileğiyle. Sağlıklı kalın..

Alıntılar;

“Bu sevimli coşkuyu anlıyorum. Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumda ise geri gelmiştir.Asıl felaket sırasında gerçeği alışılır,yani sessizliğe bekleyelim”

“Umutsuz huzur olmaz ve insanların kimseyi mahkum etme hakkı olmadığına inanan ama yine de kimsenin başkalarını mahkum etmekten kendin alıkoymadığını ve hatta kurbanların bazen cellada dönüştüğünü de bilen Tarrou ikilem ve çelişkinin içinde yaşamıştı, asla umut dedir bilmemişti. “

“Her şey bir yana sizin için de işler yoluna girecektir, bir bakıma yeniden başlayacak bir yaşam var.”

Bir kitap daha biter ve zihin haritama gider 🙂

Bir İdam Mahkumunun Son Günü – Victor Hugo

Adından anlaşılacağı üzere kitap bir idam mahkumunun son zamanlarını anlatır. Kitap uzun bir önsözden ve bir de diyalog bölümünden oluşur. Ardından da idam mahkumunun kişisel anılarından oluşmaktadır. Önsözde de yazar tarafından idamın dezavantajlarından, o dönemin idam hakkındaki düşüncelerinden bahsedilir. Diyalog bölümünde de o dönemde kitabın maruz kaldığı siyasi, ahlaki ve edebi eleştirilere yer veren diyaloglu bir bölüm oluşturulmuş( trajedi hakkında bir komedi adı altında).

Bana hissettiklerine gelecek olursam; evet kitaptan çok etkilendim, ama bir o kadar da çelişkide kaldım. İdam bir insanın elinden yaşam hakkını almak gibi duruyor, ama öte yandan en ‘iğrenç’ suçları işleyenler aklıma geldikçe kafam allak bullak oluyor açıkçası. Yazar dönemin sorunlarına parmak bastığı için o dönemde yaşanan adaletsizliği bizlere yansıtıyor, ancak adaletsizlikler nedeniyle olaylara yaklaşımı tek yönlü bir bakış açısıyla gerçekleştiriyor. Bu nedenle idama bakış açısı günümüz koşullarına pek de uyarlanamaz diye düşünüyorum.

Ama herşeye rağmen herkesin okuması gereken klasiklerden ve sıkılmayarak okuyacağınıza garanti vererek herkese tavsiye ederim.
Bir kitap daha zihin haritama gider…

Tutunamayanlar – Oğuz Atay

Iki sene önce okumuş olduğum bu kitabı bu sene Storytel uygulaması ile beraber hem okuyup hem dinlemenin hazzını yaşadım. Gerçekten bir kitabı ikinci okuyuşumuz farklı pencereler açıyormuş insanın zihnine. Bunu daha da iyi anladım artık.
Artık Oğuz Atay’ı daha da bir özümsedim. Daha da bir anlayarak yaşadım. Bunun gibi dopdolu bir İçeriğe sahip ama bir o kadar da kafa karıştırıcı kitapları iyice özümsemek için birden fazla okumak gerektiğini düşünüyorum.
Kitapda birçok yerin altı çizilesi diyebilirim. Her bir yeri, her bir cümlesi hayatımıza Işık tutacak cümleler…

Biraz da konusuna değinmek istiyorum bu güzel kitabın;
Roman’ın ana kahramanı Selim Işık’ın çocukluğundan ölümüne kadar ki geçen süredeki tüm yaşantısını, ruhi bunalımlarını anlatır. Selim Işık’ın ölüm haberinin ardından adeta yıkılan Turgut Özben’in Selim’in anılarını yaşatmak için, ona duyduğu özlemi dindirmek için eskiye dair bütün anıları çıkartır. Kitabın konusu buradan itibaren başlar.
İlk okumamda da ikinci okumamda da karakterlerin analizini, yazarın kelime cambazlığını, yazdığı birbirinden güzel özlü sözleri ve tabii ki Olric’i çok kolay özümsedim. Hele Selim’in günlükleri, onlar Selim’i daha da iyi anladığım,özümsediğim kısımlardı.
Selim’in yaşadıklarından ötürü ona üzülmemek, ona teselli vermek istedim her defasında o günlükleri okurken.
İki sene önce ki okuduğumda kitabın ilk taraflarında biraz kafa karışıklığı yaşamıştım. Ama bu defa okuduğumda her biri satırı zihnime kazındı adeta.Kitap sayfa sayısı itibariyle çok gibi gözüksede aslında akıp gidiyor satırların her biri. Karakterlerin her biri Selim Işık, Turgut Özben hatta Olric bile o kadar güzel ve samimi anlatılmış ki karakterler her an sanki yanımızdalarmış gibi hissettim ya da her gün tanıdığımız kişilermiş gibi kanıksadım.

Gelelim Tutunamayanlar kısmına. Neden kitabın adı Tutunamayanlar, kimdi bu Tutunamayanlar?! Kaybedenler..
Kazanıp yine kaybedenler..
Kazanmaya çalışırken hırpalananlar.. Anlaşılmayanlar..
Bu kitap ;
Bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır,
bir intiharın değil tutunamayanların, katillerinin arandığı bir cinayet romanı. Katil kim mi?!
Biziz.. Giderek yalnızlaşıyoruz
Çaresiz, umutsuz, dayanıksız aldatılarak,tutunamadan yaşıyoruz. Öylece yaşayanların hikayesi aslında. Kitap roman olarak bilinse de içinde yok yok günlük, anı, hiciv, deneme hatta ve hatta açık oturum bile var 🙂

Kısacası Bu kitap bir edebiyat şöleni…:) Kitabın sayfa sayısına bakmadan,önyargısız bir şekilde okumanın tadını çıkarmak gerek. Herkese keyifle tavsiyemdir .
İki kere okuduğum bu kitap.
İkinci kere bu sefer daha da bir özümseyerek zihin haritamın en sevdiğim maviliklerine doğru gider Kitapla kalın..

Aydınlığa Ulaşmak

Dile kolay 74 gün…Hayatın can damarlarından uzak kaldığımız bir 74 gün yaşadık. Bu 74 gün boyunca inziva hayatı yaşadık adeta. Bazıları bu inziva hayatını fırsata çevirdi, bazıları ise iç bunaltıcı halinden şikayet etti. Öyle de olsa böyle de olsa evde kalmaya mecburduk. Canımız için, sevdiklerimiz için mecburduk.. Bazıları bu mecburiyeti gerçek manada özümsediler. Bazıları ise pek ilgilenmedi açıkcası… Bitecek mi bitmeyecek mi derken, sonuna geldik. Son haftasonu yasağıyla beraber özgür olacağız ama şartlarıyla birlikte!

Aslında şöyle düşünüldüğünde bu karantina, bu hastalık bizim için tam bir şifa kaynağıydı. Kendimizi ve insanlığı sorguladık, hayatımızı düzene koyduk, öğrenmek isteyip de öğrenemediğimiz bir çok şeyi öğrendik. Ben mesela sene başında yaptığım planları, acaba yapabilecek miyim diye düşündüğüm her ne varsa bu iki buçuk ay da hepsini yapma fırsatı yakaladım. O yüzden karantina benim için hayra döndü. Bence herkes ucundan kıyısından bu hayrı görmüştür diye düşünüyorum. Benim için karantina, içime döndüğüm bir dönemdi. Ailecek daha çok vakit geçirmenin hazzını, yeni bir şeyler öğrenmenin hazzını, hobilerimin-bunun içinde yazmak da var- daha da çok geliştirdiğim bir yenilenme, arınma, diriliş dönemiydi. Tabi gönül isterdi ki böyle bir hastalık peydah olmasın, lakin bu imtihan başımıza geldiyse eğer en güzel şekilde o imtihanı karşılayıp, yine en güzel şekliyle de elveda demeliyiz. Demeliyiz ki ‘bir musibetten bin nasihat’ çıkarabilelim. Umarım herkes hayatına gerekli tedbirleri, gerekli dersleri alıp yoluna sağlıklı ve huzurlu bir biçimde devam eder.

Sizleri karantinada 65. günümü anlatarak yazımı yavaş yavaş noktalamak istiyorum. Herkesin yaptığı gibi bende tarihe not düşmesi açısından fırsat yakaladığım zamanlarda günlük tuttum. İşte orada paylaşmaya değer kısımları paylaşıyorum.
< Evde 65. günüm…
Ramazan’ın son günleri. Birkaç gün sonra bayrama kavuşacağız. Bu seneki bayram bir hayli buruk geçecek, ama yine de buna şükür… Sağlıklı olmak en büyük nimet.. Bu imtihanı atlattıktan sonra herşey güzel olacak diye düşünmeye başladım. Herhalde bu dönemde zaten haz etmediğim mutfaktan bundan sonra da biraz zor haz edeceğim galiba. Sürekli yemek yap, ekmek yap vs. biraz bunalttı açıkcası. Meğer eskiler ne mübarekmiş. O kadar iş yapıp da tek kelime etmezlermiş. Bu dönem onların kıymetini daha da anlamamı sağladı. Zaten bu karantina bana şunu öğretti; sabır, şükür, kıymet! Yemek faslını hallettikten sonra(sağolsun eşimin de yardımıyla) Mayıs’ın son kitaplarını okuma vakti geldi. Ramazan okumalarını sabahın nuruyla yapmıştık zaten. Ramazan’da belki camiye gidemedik, ama evde verimli geçirmek nasip oldu. 2020 Ramazan’ının bize kattığı bir iyilik daha! Görmek isteyene hayırlar bir bir gösteriliyor aslında… Kısacası, dolu dolu verimli bir gün geçirmek nasip oldu. Karantinanın bir an evvel sağ salim bitmesi duasıyla… >

Körlük

Birkaç gün önce bitirdiğim #körlük kitabının uyarlamasını izledim. Tek kelimeyle harika bir filmdi. Kitabına sadık kalınan nadir filmlerden olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Hatta öylesine sadık kalınmış ki bazı replikler tıpatıp aynıydı. Oyuncuların v.s halleri ise tam hayal ettiğim gibiydi. Senarist yazarın betimlemelerini müthiş çözmüş kısacası. Önce kitabını okuyup sonra filmini izlemem de olayların içine daha  iyi aldı beni..

Tavsiyem önce kitap sonra film şeklinde ama eğer filminden de olayların içine tam girerim derseniz filminden başlayabilirsiniz.

Çocukluğum – Maksim Gorki

Kitapda, yazar kendi hayatını çok samimi ve çarpıcı bir dille anlatmış. Bu nedenle otobiyografik bir roman kategorisinde sayabiliriz. Etkileyici hayatı karşısında duygulanmadım desem yalan olur, yaşadıklarının hepsi yürek burkuyor. Bir çocuğun hayatı sevgi ve ilgi olmayınca ne kadar cehenneme dönebilir onu okuyarak gördüm.

Kısacası konusunu belirtmem gerekirse; babasının ölümünden sonra dede ve ninesinin yanında yaşamaya başlayan bir çocuğun acıklı hikayesini anlatır. Gerçek bir hayat hikayesi olduğundan dolayı bu kadar etkileyicilik katmış diye düşünüyorum. Yazar aslında kendi hayatını anlatmakla kalmamış birçok konuya değinmiştir. Kadına şiddet, miras kavgası, kıskançlığın türlü türlü etkileri gibi daha birçok toplumsal konuya eğilmiş Maksim Gorki. Bu kitabın devamı niteliğinde iki kitabı daha var ‘Ekmeğimi Kazanırken’ ve ‘Benim Üniversitelerim’ diye. Onları da en yakın zamanda okumak nasip olur inşallah diyelim.

Tam burada sizleri kitaptan en sevdiğim alıntıyla baş başa bırakıyorum.
“Burada ise pek az gülünüyordu ve neye gülündüğü her zaman belli olmuyordu. Çoğu kez birbirlerine bağırır, birbirlerini tehdit ederlerdi; kıyıda köşede, gizlice fısıldaşırlardı. Çocukların hiç sesi çıkmazdı, ortalıkta görünmezlerdi. Yağmurdan sonra toprağa yapışan tozlar gibiydiler. Evde kendimi yabancı gibi hissediyordum ve bu hayat kuşkularımı tetikleyerek, beni her şeye büyük bir dikkatle bakmaya zorlayarak sanki bedenime onlarca iğne batırıyorlarmış gibi hissetmeme neden oluyordu.”
Kitabın bu alıntısı aslında kitabın özeti, ana fikri niteliğinde. Bir çocuğun nasıl çaresiz kaldığı, en güzel çağlarında gülmeye değil de ağlamaya umutsuzluğa nasıl terk edildiğini çok çarpıcı ve etkileyici benzetmelerle anlatmış bizlere sevgili yazar…

Bu kitabı noktalarken, dünyanın birçok yerinde acı çeken gözyaşı döken çocuklar geldi aklıma… Dünyaya gelen bu masum meleklerin bu kadar acı çekmesi kalbime çok ağır geliyor. İnşallah hiçbir çocuk acıyla sınanmaz. Dualarımın en başında bu duam yer alacak her daim.

Bir kitap daha zihin haritamın en duygu yüklü köşesine gider.
Okuyacak olanlara iyi okumalar dilerim ve tabii ki tavsiye de ediyorum.
Kitapla kalın…

Yunus Emre Aşkın Yolculuğu

Anadolu dervişlerinden Yunus Emre’yi anlatan bu dizide zamanın tasavvufi kültürünü ve yaşayışını gösterip, aynı zamanda günümüzdeki benzerlikleri göz önüne seren bir yapım olmuş. Ancak yapımın özü bunları göstermek değil hakikati arayıştır. Hakikat arayışında bir insanın nefsini nasıl terbiye ettiğine şahit oldum. Her bölümüyle kendine bağlayan ve bir sonrakini merak ettiren nadir yapımlardan.

Ve bu diziden öğrendiğim en önemli ders ya da öğreti adını ne koyarsak koyalım aşksız hayat olmaz imiş.. Sen gönülle yaptın mı bütün kapılar ardına kadar açılır… Bunu zaten biliyordum ama bu diziden sonra beynimin her bir hücresine kazındı..

Bir çok ders çıkarabileceğiniz bu yapımı önemle izlemenizi rica ederim..

Morgan Freeman İle İnancın Hikayesi

İnanmak, her insanın içinde olan çok tılsımlı bir duygu…

Bu belgeselde de her türlü inancı görmekteyiz. Ve her bir inanç anlatılırken gayet objektif bir şekilde anlatılmış. Zaten belgeselin güzelliği de buradan geliyor. Belgeselin her bölümünde istisnasız öğrendiğim birşey var ki o da şudur; her ne inanç olursa olsun hepsine hoşgörüyle yaklaşmalı ve inanan herkes neye inanmak isterse özgürdür. Kimsenin inancına kimse karışamaz! Gördüğünüz üzere, vermek istediği mesajlar konusunda da oldukça zengin.

İnanç dünyasının engin sularına dalmak isterseniz bu belgeseli kaçırmayın derim.
İzleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim…

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın