İç dünya ve Mum Işığı

Titrek bir mum alevinin dansını izliyordum…
O dans ettikçe kelimeler de zihnimde dans ediyordu.
Ediyordu etmesine de
Bir türlü ne yazacağına karar veremiyordu
Düşündü, düşündü ve karar vermişti.
Hayatına hayatının hikayesini yazacaktı!
Çünkü mühimdi hayatı…
Hayat bir yolculuksa neden hayatına hayatının hikayesini yazmasın ki?!
Her insan muhakkak hayatına hayat hikayesi yazmakla mükellef…
Önce kendi, sonra yine kendi olmak…
Kendi hayatını düzeltmezse
Nasıl başka insanların hayatlarına hayat hikayesi olabilecek ki?!

Sahte Mutluluklar Gerçek Hisler

Biraz klişe olacak ama söze şu cümle ile başlamak istiyorum: Para ile Saadet olmaz…
Gerçekten de olmamış, varlık insanın kalbine bir yokluk gibi oturmuş her daim.. Para ile satın alınamayacak değerleri, para ile satın almak evvela en büyük yanılgı. İnanç gibi, özgürlük gibi değerler paranın kazandıramayacağı değerlerin sadece ikisi.

İnsan paraya ulaşmadan evvel onu gözünde çok büyütür. Ama onu bulduktan sonra o kadar abartılacak bir şey olmadığını, tam tersi parasızken daha mutlu olduğunu anlar. Tabi bu biraz da kendi elimizde.. Parayı amaç olarak değil de araç olarak kullanırsak, o bizi avucunun içine alamaz, biz parayı avucumuzun içine alırız. Böylelikle huzursuzluk katmanı değil de huzur sarar dört bir yanımızı…

O halde aslında hayatımızda bir çok sıkıntı bundan çıkmıyor mu?! Bir şeylere hak ettiğinden fazlaca değer vermek! Bütün sorun bu…
Bize dünyaya geliş amacımızı unutturan her şey aslında boş ve geçicidir…

Harry Potter Serisi

Harry Potter, ingiliz yazar J.K. Rowling tarafından yedi kitap halinde yazılan fantastik roman serisi ve bu kitaplardan uyarlanan film serisidir.
Dünya çapında elde ettiği başarı ve yakaladığı satış rakamlarıyla çığır açmayı başarmış ve edebiyat tarihine geçmiş. Bence de geçmeyi haketmiş.

Konu itibariyle de şöyle değineyim;
10 yıl boyunca sevmediği teyzesi, eniştesi ve kuzeniyle yaşamak zorunda kalmış. Anne-Babasının bir trafik kazasında öldüğünü sanan Harry, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na hiç başvurmamasına, hatta varlığınden bile haberi olmamasına rağmen oradan kabul mektubu gelmesiyle ailesi ve kendi hakkındaki gerçekleri bir bir öğrenecektir.
Yedi sene boyunca bu okulda okuyacaktır ve birbirinden maceralı, gizemli serüvenler Harry’e kapılarını açacaktır.

Bu harikulade film serisinin bende bıraktığı hissiyatı ise şöyle;
Normalde fantastik, gizemli edebiyat türleri hiç benlik bir tür olmamasına ve hep de bir ön yargım olmasına karşın bu sefer deneme kararı aldım ve hiç de pişman olmadım. Olaylar basit bir büyüden, sihirden ibaret değildi. Yazar ve senaristler ustalıkla çalışıp, çocuklara ve benim gibi yetişkin izleyicilere dünya ve insanlar hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. Bence bu kadar sevilmesinin nedeni de, bir çocuğun çocukluktan yetişkinlik dönemine kadar o buhranlı geçiş sürecini büyülü bir şekilde anlatmasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum.

Her insanın dimağında farklı tatlar bırakacağına inanarak, bu filmi izlemenizi tavsiye ediyorum ve incelememi burada sonlandırıyorum… Herkese şimdiden iyi seyirler dilerim.

Kırmızı ve Siyah – Stendhal

İlk defa okumuş olduğum bir yazar Stendhal. Başlarda gerçekten bir adaptasyon sorunu yaşadım, acaba çeviride mi var bir sıkıntı diyerek ufak bir araştırma yaptım, ama benim gibi düşünen insanların sayısının fazla olduğunu gördükçe rahatça okumaya devam ettim. Zaten ikinci kitabı ortalarından itibaren de gayet haz alarak okudum. Kitapla ilgili araştırma yaptığımda birkaç bilgi ile karşılaştım. Kitap adını, Ordu’nun kırmızı giysileriyle ruhban sınıfının siyah kıyafetlerinden aldığına dair bir bilgiye rastladım. Birçok manası varmış kitabın adının esasen, ama bu bana daha mantıklı geldi çünkü konu itibariyle de uyum sağlayan bir bilgi.

Kısaca konusuna değinecek olursam, Napolyon’un sürgüne gönderildikten sonraki restorasyon dönemini anlatan; kilise, burjuva, aristokratlar, kralcılar, din adamları, yerel halkın yaşayış tarzlarını, adalet sistemini, Fransa’nın o dönemdeki görünüşünü eleştirel dilde anlatan bir eser.

Baş kahraman Julien Sorel’in burjuvaya katılma hayalleri, yaşadığı aşklar, kararsız halleri, kendi içindeki inişleri-çıkışları, karakterlerin psiko-analizlerinin güzel anlatımlarıyla güzel bir eser okudum.

Dönemin şartlarını ve karakterlerin psiko-analizlerini çok güzel anlatan bir kitaptı kısacası… Baştada söylediğim gibi biraz sıkıntılı geçsede dimağımda bıraktı hisler çok güzel oldu.

Bir kitap daha biter ve zihin haritama gider… 🙂

Alıntılar:

“Aynası çirkefi gösterir, siz aynayı suçlarsınız! Siz asıl anayoldaki çirkefi, dahası suyun yolda birikip çirkef oluşturmasına göz yuman yol denetçisini suçlayın.” (sayfa 439)

“Tutku ne kadar gizlenirse gizlensin çok karanlık bir göğün korkunç fırtınaları haber verişi gibi, gizli köşeleri ile kendini ele verir.” (sayfa 73)

“İşte uygarlığımızın güzelim mucizesi! Aşkı en sıradan haline getirdiniz.” (sayfa 523)

“Hiçbir partiden değilim. Beni mahveden de bu oldu. Benim bütün politikam şu; müziği de, resmi de severim. Güzel bir kitap benim için bir olay kadar önemlidir.” (sayfa 226)

Serenad – Zülfü Livaneli

Kitap, neredeyse girdiğim her ortamda o kadar adından söz ettirdi ki ister istemez bir merak uyandırdı bende. Normalde popüler kitaplara karşı nedenini bilmediğim bir önyargım vardır – belki de bu önyargının belini kırmak lazım:))- okumak istemem ama bu kitap için aynı şeyi söyleyemem gerek olay örgüsü gerek degindigi toplumsal konular olsun gayet dokunaklı bir roman okudum bazı yerlerinde yazarın olaylara objektif bakamadığını düşünsem de genel itibariyle beğendim ve gönül rahatlığıyla da tavsiye ederim.

Kitabın konusuna gelecek olursam kısacası, hayatında binbir sorunla uğraşmaya çalışan bir kadının Amerika’dan kısa süreliğine gelen bir profesörün ardından yaşadığı inanılmaz değişimini anlatır. Konusunu bu kadar kısa geçmemin maksadı sizlerin de okuyup görmenizi istemem çünkü ben burada size açık açık anlatsam o duyguyu o yaşananları yalın, kuru bir şekilde anlatacağım o yüzden okuyup görmek yaşananları daha da iyi hissettirecektir zihninizde ve kalbinizde.

Bu kitaptan her şeye rağmen beklemenin,sabretmenin insanı bir o kadar yoran, bir o kadar da felaha erdiren birşey olduğunu bir kere daha gördüm. Ondan sonra bilmediğim tarihi olaylar struma mavi alay ve daha nicelerini öğrenmiş oldum atalarımızın ne acılar çektiğini ne hüzünlere gark bırakıldığını bir kere daha görmüş oldum. İnsanların diline dinine ırkına karışmak onları bu yüzden yargılamak hiç kimsenin görevi değildir her şeyden önemlisi bence bunu çok iyi anlatmış Zülfü Livaneli kitaptan belki de benim çıkardığım en büyük ders budur. Zaten yaşananların temeli de aslında bu konu üzerinde dönüyor.Okumayı düşünenler ve okumak isteyenler için zevkli bir serüven olacağını düşünüyorum şimdiden iyi okumalar diliyorum..

Şuracığa da en beğendiğim ve altını çizmekten kendimi alıkoyamadığım yerleri bırakıp yazımı noktalamak istiyorum.

“Yazı insanın hayatını karartabilir onu suçlu gibi gösterebilir hatta onu mahvedebilirdi aynı şeyi bir belgesel, görüntü yapamaz mesela. Çünkü onu seyreden insanlar bu buluşmadaki sıradanlığı yüz ifadelerini dostça şakalaşmaları görebilir ve herşeyin masum bir buluşmadan kaynaklandığını anlayabilirdi.Ama yazı insanlara düş gücünü hareket geçirip en masum hareketleri olmadık anlamlar yüklemesine sebep oluyordu. Gazetelerin ve polisin elindeki en korkunç en yıkıcı güç de buydu…. Sanırım sorun yazıda değil kimin ne amaçla yazdığında”

Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur. En güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır. Gücü olmayan adalet acizdir. Adalet olmayan güç ise zalim. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur çünkü kötü insanlar her zaman vardır adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerek bunu yapabilmek için de adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir. Adalet tartışmaya açıktır güç ise, ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik çünkü güç adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık”

Zehra – Nabizade Nazım

Yazarının, Zehra adlı romanını sağlığında yayımlatma imkanı bulamadığını, ölümünden sonra 1894 yılında Servet-i Fünun dergisinde bölüm bölüm yayınlandığını daha sonra 1896 yılında eski yazı ile kitap halinde, harf inkılabından sonra yeni harflerle de basılarak günümüze kadar birçok yayıncı tarafından birçok kez yayınlanmış olduğunu, Zehra’nın yazarın ilk romanı olan ve edebiyatımızda ilk köy romanı olarak kabul edilen Karabibik adlı romanından altı yıl sonra, o yıllarda moda olan Namık Kemal’in etkisi ile popüler olan romantizminden uzaklaşan yazarın, eserlerini gerçekçi bir anlayışla yazdığı, edebiyatımızdaki ilk psikolojik roman denemesi olarak kabul edildiğini öğrendim.

Zengin ve iyi eğitimli tüccar Şevket Efendiyi canından bezdiren, kendisinden iki yıl sonra doğan kardeşini öldürmeyi göze alacak kadar, güzel ama bir o kadar da geçimsiz, kıskanç Zehra ve tüccar Şevket Efendi nin yanında çalışan babasını küçük yaşta kaybetmiş annesi Münire ile yaşayan Suphi’nin karakter analizleri ile başlıyor kitap.
Eski İstanbul tasviri bir kadar güzel anlatılırken fonda insanın sanat musikisi dinleyesi geliyor. Tüccarın evine giden Suphi, bir anlık tesadüf ile Zehra ile birbirlerini görüyor ve ilk bakışta aşk başlıyor.
Sonra aşıkların evlenmesi ve yaşadıkları ilişkiyi anlatan sayfalar ile devam ediyor.

Zehra’nın babası Şevket, kızının evlilikle hırçınlığının kaybolacağını düşündüğünden Suphiyle evlenmesine razı olur. Zehra’nın Suphiye olan aşkıyla tüm kötü huyları yok olur. Her şey güzel giderken eve gelen Sırrıcemal adındaki güzel cariye Zehra’nın kıskançlıklarını yeniden ortaya çıkarır. Bir süre sonra Sırrıcemal’e aşık olan Suphi her geçen gün karısından daha da uzaklaşmaya başlar. Olanlara dayanamayan Zehra büyük planlar yaparak Suphi’den intikam almak ister. Bunlar sonucunda da Suphi maddi ve manevî olarak çöker.

Vel hasılı kelam,
Zehra; sevmenin ve sevilmenin kıymetini bilmeyen, elindekini de yitirenlerin romanıdır bana göre. Özellikle erkek karakterin, iradesiz oluşu ve kendine rüzgarda savrulan yaprak misali bir yaşantıyı seçmiş olması romandan çıkarabilecek en önemli derslerin başında gelir. Ayrıca kadın karakterlerin de aşk ve evlilik ilişkilerinde bir dengesizlik olmasının, onları yaşamları boyunca mutsuzluğa götüreceği belirtilmektedir.
Zehra, bireyin sağlıksız ve iradesiz duygularının hem kendisine hem de çevresindekilere zarar vereceğinin kanıtı olarak, okunması gereken bir eser olarak ele alınmalıdır.

Bir kitap daha biter ve zihin haritama gider.

Keyifli okumalarınız olsun 🙂

Pal Sokağı Çocukları – Ferenc Molnar

Uzun süredir kütüphanemde olan ama bir türlü okuma fırsatını bulamadığım bir kitaptı. Okuduktan sonra dedim ki gerçekten geç kalmışım. Çünkü olay örgüsü dili, üslubu muazzamdı. Bir çırpıda okunacak çok değerli bir kitap..Bir de yaşanmış olduğunu öğrenince iki kat sevdim açıkcası..

Kitabın yazarı Ferenc Molnar bir edebiyat öğretmeni ve eğitim verdiği okuldaki edebiyat köşesinden çıkıyor bu eser. O dönem okulda herkes derginin bir sonraki sayısını merakla bekliyor derken 1907de ilk defa kitap haline geliyor. Ve sonra tüm dünyayı etkisi altına aliyor. 2006 da Macar edebiyatının en önemli üç eserinden biri sayılıp 2007 de Budapeşte de kitapta geçen arsa müze haline geliyor.

Kitap çocuk hikayesi gibi görünse de büyüklerin hayatından herşey var içinde. Gruplaşmalar, dürüstlük, dostluk, kahramanlık vs… Kendi aralarında kurdukları askeri hiyerarşi ve bizlere örnek olacak sadakatleri…:) Gayet akıcı giden kitap okuyucuları tek solukta son sayfaya getiriyor. Kitabın sonunda geçen bir cümle kitabı o kadar güzel özetlemiş ki pek de bir şey yazmaya gerek yok diye düşünüyorum kitap hakkında. Aşağıya bırakıp sözlerimi noktalamak istiyorum. Bir kitap daha zihin haritamın en duygulu yerlerine doğru gider. 🙂

Basit çocuk ruhunda derinden derine bir şeyler değişiyordu: hayata dair, hani içinde hepimizin bazen kederli, bazen neşeli köleler olduğumuz hayata dair, bazı gerçekleri kavramaya başladığını hissediyordum

Yürümeye Övgü – David Le Breton

Kitap, yürümeyi sevenleri yürümeye daha da bağlandıracak, yürüme ile arası iyi olmayanları da yürüme ile aralarını düzeltecek cinsten harikulade bir eser…

Kitaba başlamamla bitirmem bir oldu açıkçası. Yazar anlatmak istediğini net ifadelerle gayet sade bir şekilde anlatmış. Yürüme aşığı insanların örneklerini de ekleyerek daha da anlaşılır kılmış. Bize düşense keyifle okumak…:) Hele benim gibi yürüyüşe aşık olanlar kesinlikle okumalı :))

Nasıl ki yazmak ve okumak dünyayla başa çıkma biçimiyse yürümekte öyle.
Başınız sıkıştığında, içinden çıkamadığınız her olayda canınız yandığında yürümekte bulursunuz çareyi. Yazar nasıl ki yazmaktan başka bir yol bilmiyorsa yürüyen insan da yürümekten başka yol bilmiyordur. Her adım yüklerden kurtulmak ve her kötü anıyı silmek demektir. Olumsuzlukları daha katlanılabilir hale getirmek, kalbin ve bedenin nefes almasıdır. Gördüğün her şeyi daha iyi algılamak tüm rastlantılara kendini teslim etmektir.

Kitap yazarın dışında yürümeye dair başka bir çok yazarın söylemlerini de içinde bulacağınız eser olması yönüyle de yürümeyi sevenlerin başucu kitaplarından olmayı hak ediyor. Oradan yelpazeyi genişleterek yürümeye dair okumalarınızı yapmaya devam edebilirsiniz. Benim gibi yürümeyi ve okumayı sevenler için; Yürümenin Felsefesi, Yol Aşkı, Yalnız Gezenin Düşleri kitaplarını da not etmenizi tavsiye ederim.

Bir kitap daha biter ve zihin haritama gider 🙂

Alıntılar;

“Sessizlik insanı gereksiz şeylerden kurtarır, onu yeniden kullanışlı hale getirir, içinde debelendiği alanı temizler.”

Bir manzaranın güzelliğiyle birleşen sessizlik insanı kendine götüren bir yoldur zamanın durma anıdır insana yerini bulma huzur kazanma olanağı veren bir geçit o an açılır. ”

Dorian Gray’in Portresi – Oscar Wilde

Dorian Gray’in Portresi, Oscar Wilde’in tek romanı olma özelliğini taşıyor. Ama 10 kitap yazacağına tek bir kitapla 10 kitaba bedel bir etki bırakması onun nasıl bir yazar olduğunu ortaya koyuyor zaten. 1981 yılında basılan Dorian Gray’in Portresi yayımlandığı dönem büyük tepki görüp, büyük tartışmalara sebep olmuştur. Kitabın yazarı Oscar Wilde “ahlaksızlıkla” suçlanmış, kitap birkaç kere sansüre uğramıştır. Çünkü kitapta eşcinsellik ve hazcılık açıkça işlenip, ahlaksızlık ön plana çıkarılmıştır, o dönemin insanlarına göre.

Oscar Wilde’in “Bir ruhun hikayesi” diye tanımladığı kitabı, masum ve saf bir gencin adım adım günaha sürüklenmesini, egosuna yenik düşüp ahlak ve karakter savaşını kaybedişini anlatıyor. Kitap ana karakter Dorian ile dostları Basil ve Henry’i anlatıyor. Oscar Wilde bu karakterler için “Basil Hallward ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda…” diye bahsediyor.

Dorian tüm ailesini kaybetmiş ama ardlarından büyük bir mirasa sahip olmuş, eğitimli, insanları tekrar döndürüp baktıracak kadar yakışıklı saf bir genç. Fakat kendisine eşcinselliğe varacak kadar büyük bir ilgiyle yaklaşan dostu Basil’in yaptığı portresi sayesinde güzelliğinin farkına varan ve Basil’in tanışmasını istemediği Lord Henry’nin sözlerinin etkisinde kalan kahramanımıza göre dünyada önemli olan tek şey gençlik ve güzelliktir artık. Sonsuza kadar genç ve yakışıklı kalmayı dileyen Dorian bunun için ruhunu şeytana satmaya hazırdır. Dostu Henry’nin sözlerinin etkisinde kalan Dorian’a göre zevk ve heyecan hayatın temel taşı olmuştur ve zevk, haz, heyecan kötülüktedir. Zamanla içindeki iyiliği kaybeden Dorian bambaşka bir insan olmuştur. Yaptığı her kötülük portresine yansır. Kitabı okurken dikkat çeken bir noktada dış görünüşün, güzelliğin insanlar üzerinde bir etki bıraktığı. Dorian o kadar yakışıklı ki, böyle birinin kötü olması mümkün değildi topluma göre. Çünkü sadece “çirkin” insanlar kötü olabilir algısına sahibiz ve bu algı bariz bir şekilde bugün bile toplumda fark ediliyor.

Yazar, kitapta alaycı, iğneleyici bir anlatım kullanmış. Henry karakterinden her ne kadar nefret etsem bile dediklerinin doğru olduğunu düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Henry kelimelerle oynayan, insanları konuştukça etki altında bırakan, oldukça kurnaz bir karakter. Bir zamanlar masum ve saf olan Dorian’ın her yanlışından sonra artık neler yapabilir, ne kadar ileri gidebilir diye beklerken daha büyük bir yanlışı patlak verdi. Kitapta üzüldüğüm ve en çok sevdiğim karakter ise Dorian’ın portresi sayesinde kariyerinin dönüm noktasını yaşayan Basil oldu.

Tempoyu hep ayakta tutan, ilgiyi hiç kaybetmeyecek bir olay örgüsüne sahip bu kitabı okumalısınız..

Bir kitap daha biter ve zihin haritama gider 🙂

Alıntılar:

Aşkta sadık olanlar aşkın yalnızca uçarı yönlerini bilirler; aşkın trajedilerini bilenlerse vefasızdırlar.”
.
.
“İnsanlar sadakat konusunu nasıl da gözlerinde büyütürler!” diye söylendi. “Aşk bile salt fizyolojik bir sorundur. Bizim öz irademizle hiç ilişiği yoktur. Gençler sadık kalmak isterler, kalamazlar; yaşlılar sadakatsizlik etmek isterler, edemezler. Söylenecek söz bundan ibaret.”
.
.
“İnsan hayatı, başkalarının yaptığı hataların ağırlığını yüklenemeyecek kadar kısaydı. Herkes kendi hayatını yaşıyor ve yaşamak karşılığında kendine çıkan faturayı ödüyordu. İşin acıklı yanı şuydu ki insan tek bir hata için bir sürü ödeme yapmak zorunda kalıyordu. Durmadan ödeme yapmak zorunda kalıyordu, işin en doğrusu. İnsanla olan alışverişlerinde Kader, alacak defterini hiç kapamıyordu. Ruhbilimcilerin dediğine bakılırsa hayatta öyle anlar vardır ki, günaha –ya da toplumun günah saydığı şeylere– duyulan tutku kişinin huyuna öylesine el koyar ki, bedenin her lifi, beynin her hücresi sanki ürkünç itkilerle ayaklanır. Böyle zamanlarda kadınlar ve erkekler iradelerinin bağımsızlığını yitirirler. Kurgulu birer makine gibi kendilerini bekleyen sona ilerlerler. Seçme yeteneği ellerinden alınmıştır. Vicdan öldürülmüştür, varsa da salt başkaldırıya çekicilik katmak dikbaşlılığı sevimli göstermek için yaşamaktadır. Çünkü bütün günahların kaynağı, dinbilimcilerin bıkıp usanmadan söyledikleri gibi, büyük sözünden çıkmaktır. Günahın sabah yıldızı olan o yüce ruh cennetten kovulduysa isyankâr olduğu için kovulmuştu. “
.
.
“Bütün ağır suçlar bayağıdır, aynı zamanda bütün bayağılıklar da ağır bir suçtur.”

İnsanın Acısını İnsan Alır – Şükrü Erbaş

Sevgili Şükrü Erbaş’la tanıştığım ilk kitap. Ve yeri de her zaman ayrı olacak benim için. Dili, üslubu o kadar sade ve içten ki sevmemek mümkün değil.. 🙂

Yazı tarzı da o kadar ben ki asıl sevmemim nedeni bu aslında.. Kendimi bildim bileli bir yazı yolculuğu içindeyim. Erbaş’ın tarzı da benim tarzımla çok uyumlu,örnek alacağım yeğane yazarlar arasında olacak bunda böyle..

Kitabın içeriğinden de biraz bahsedecek olursam;
‘İnsanın acısını insan alır’ kitabın isminin güzelliğine bakın, nasıl sevilmez ki bu kitap ve bu kitabı yazan pek kıymetli yazar. Bu kitap bir denemeler bütünüdür. Sevgili yazarın 95, 98, 99 yıllarında yazmış olduğu ayrı ayrı üç kitabın birleşimidir esasında; İnsanın acısını insan alır – Gülün sesi gül kokar – Bir gün ölümden önce…

Kitabın başlarında sevmekten, yaşamaktan, aşktan, şiirden, anılardan, acılardan, yalnızlıktan, uzaklardan gibi daha nice bir sürü güzel başlıktan oluşan denemeleri mevcut.
Devamında yine birbirinden güzel aşklı, ayrılıklı, ülkeli, ölümlü, emekli, duygulu meseleler çıkar karşımıza..
Sonuna doğru ilerlediğimizde bu kez yazmakla ilgili başlıklar karşılar bizi; şiir, mutluluk, sanat, şairlik, ilham gibi.
Ve pek Sevgili Erbaş; son sayfalarını da Nazımdan tutun da Orhan Veliye, Gülten Akından, Pablo Nerudaya, Metin Altıoktan, Cezmi Ersöze kadar bir çok değerli ve hatta yeni keşfettiğim yazar ve şaire yer vermiş, onlardan, yazdıklarından söz etmiştir

Nasıl dolu dolu bir kitap olduğunu siz düşünün artık..
Şükrü Erbaşı bir kere okumaya başlamak müptelası olmanıza yetecektir. ♡

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın